Yaratanlar, üretenler ve diğerleri

      Prof. Dr. İsmet Barutçugil

      Bahar aylarında doğanın yaratıcılığına tanık oluruz. Kuru dallar yeşillenir, yapraklarla dolar. Uyuyan toprak uyanır, küçüklü-büyüklü hayvanlar canlanır, ayaklanır, havalanır. İnsan, bir kez daha doğanın yaratıcılığını ve üretkenliğini hayranlıkla izler. Adeta, bir mucize gerçekleşmekte, bir şeyler yoktan var olmakta, doğa varlığını ve kalıcılığını kanıtlamaktadır.

Organizasyonlar da varlıklarını ve kalıcılıklarını sağlamak için yaratıcılığa ve üretkenliğe ihtiyaç duyarlar. Bunun için yaratıcı ve üretken çalışanlara sahip olmak zorundadırlar. Ancak, iş yaşamındaki her insan yaratıcı ve üretken değildir. Bazı insanlar, yeni ve farklı şeyleri düşünürler, zihinsel olarak tasarlarlar, üzerinde çalışırlar, biçimlendirirler ve üretirler. Yeni ve değerli fikirler, projeler, hizmetler ve sistemler ortaya çıkarırlar. Bunlar, ilgi ve takdir gerektiren bir yeteneğe sahip insanlardır.

Aslında, bu yetenek yalnızca az sayıda insana bahşedilmiş mistik bir güç değildir. Her insanın yaratıcılık yeteneğini geliştirme potansiyeli vardır. İnsan, eğer isterse, beyninin yaratıcı gücünü daha iyi kullanabilir ve geliştirebilir. Bunun önündeki en önemli engel çoğu kez ne yazık ki aileler, öğretmenler ve yöneticilerdir. Bu insanlar, düşünme ve davranma konusunda kurallar koyarak yaratıcılık becerisinin evde, okulda ve işyerinde geliştirilmesini ve kullanılmasını engellemektedirler.

Yaratmak, yeni şeyler üretmek alışılmışların dışına çıkmayı, kuralları çiğnemeyi, sınırları aşmayı gerektirmektedir. Bu durum çoğu evde, okulda ve işyerinde hoşgörü ile karşılanmamakta, kabul edilmemektedir. Sonuçta, insanların elde değmemiş bir zenginliği, yaratıcı beyin gücü öylece kalmaktadır. Yaratanlar ve üretenler, tebrik ve takdir beklerken yadırganmakta, dışlanmakta ve hatta alışılmışın dışına çıktıkları için cezalandırılmaktadırlar. Bu insanlar, işletmelerde çoğu kez kurulu düzeni, çıkar ilişkilerini ve güç dengelerini değiştirecek tehdit olarak algılanmaktadırlar. Sonuçta, onların işten ayrılmaları ya da pasif görevlerde kalmaları yönünde bir eğilim ve baskı doğmaktadır. Değer bilmeyen patronların, yöneticilerin yanında sonuçta boşa gidecek, kaybolacak fikirler, eserler, projeler üreten insanlar gerçekten çok şanssızdırlar.

Buna karşın, işletmelerinin politikalarını, iç işleyiş düzenlerini, güç dengelerini, ilişkilerin iç yüzlerini iyi bilen kimi çalışanlar herhangi bir katkı yapmadan, yeni bir fikir üretmeden çok daha fazla ilgi ve takdir toplayabilmektedirler. Bazen bu insanlar, organizasyondaki yaratıcı ve üretken çalışanları kullanmasını da çok iyi bilirler. Aslında, başarılarını onlara borçludurlar. Onların fikirlerini ve yeni projelerini önce küçümseyerek ve reddederek ortaya çıkmasını engellerler. Daha sonra da yaratıcı, üretken çalışanları geri plana, pasif görevlere alarak ortada fark edilmelerini önlerler. Son aşamada da o insanlara karşı “gizli koruyucu” rolünü oynayarak yalnızca kendilerine güvenmelerini, fikirlerini kendileriyle paylaşmalarını sağlarlar. Kendileri olmazsa ve kendi adlarıyla sunulmazsa yeni fikirlerin taraftar bulamayacağına, hayata geçemeyeceğine onları inandırırlar.

İş yaşamı, ne yazık ki bu tür manzaralarla doludur. Bu durumlara üzülmek ve yalnızca konuşmak çözüm değildir. Organizasyonlarının kalıcı olmasını ve büyümesini gerçekten isteyen yöneticiler, yaratıcı ve üretken çalışanlarının da en az art niyetli, kopyalayıcı ve dürüst olmayan çalışanlar kadar cesur olmalarını, ortaya çıkmalarını, kendilerini güvenle ifade etmelerini ve takdir edilmelerini sağlayacak bir kurum kültürünü yaratmak zorundadırlar.